Duru Yaşamak...

Nurettin Topçu’nun, her okuyuşumda burnumun direğini sızlatan bir yazısı vardır. Daha doğrusu, Amerikan Mektupları kitabındaki metinlerden birinde geçen bir paragraf, anlatıcının naklettiği bir hadise...

Şöyledir: “Geçenlerde henüz sıcak bir gündüz ortasında, buralı bir dostumla şehrin Kadıköy geçesinde İbrahimağa Yokuşu denilen bir şehir arkasından Çamlıca’ya doğru yürüyüş yapıyorduk. Toprak bir yokuşun üstünde yolu tıkayan bir kaya parçasını kazma ile kırarak yolu açan bir adama rastladık. Önce bunu bir amele zannettik. Arkadaşım tekerlek, siyah sakallı, tatlı, güler yüzlü, oldukça iri ve dinç cüssesiyle çalışan adamı selamladı, ‘Amele misin? Yalnız mı çalışıyorsun?’ diye sordu. Kazmasına dayanarak bir gazali andıran derin, siyah gözleriyle bizi süzen kahraman Türkmen’in heyecanlı, gür sesini dinlerken kulaklarıma inanamıyordum: ‘Ben arabacıyım, na şu karşı kulübede oturuyorum, amele değilim. Allah için bu yolu yapıyorum.’ Bizim şaşkınlığımıza bakıyordu. Biz sormadan o devam etti. Lâkin gözleri dolmuştu, sesi titriyordu. Serbestçe ağlayabilen bir kahramana benziyordu. ‘Babam Çanakkale’de şehit oldu, bir helva pişiremedim. Evlâdımı İstiklâl Harbi’nde kurban verdim. Bir Mevlit okutamadım. Ruhlarına gönderecek bir şeyim yok. İşte bu hayrı yapıyorum.’ Hemen kazmaya sarıldı ve ‘Allah!’ diye başladığı işine devam etti. Ben bu vicdan azametinin karşısında o gün bugün secdeye kapanıyorum.”

Bugünü anlamak için Topçu’nun bütün eserlerini, belki o incecik Amerikan Mektupları’nı bir daha okumalı. Zira, hadiseler yakından pek trajik görünüyor; çekilip biraz uzaktan belki başka aynalardan bakmak gerek. Mektuptaki anlatıcı, "Türk’ün en temiz ruhunu ben bu adamda buldum." diyordu. Bugün aradığımız ve bulmakta güçlük çektiğimiz ruh belki de budur. Duruluk, tertemizlik, kibirsizlik, garazsızlık. Ve Allah için, yalnız Allah için iş yapma arzusu.

Bugün muhtaç olduğumuz insan tipi tastamam budur ve onun dışındaki bütün arayışlar, buluşlar beyhudedir, aldanıştır. Aslolanın ve ‘yok’ olanın ne olduğunu hepimiz biliyoruz, biliyor da bilmezden geliyoruz. Söylemeye yüreğimiz yetmiyor. O kadar duru ve temiz bir ruhun yaşayabilme ihtimaline inancımızı çoktan yitirdiğimiz için, sözü başka yerlerde dolandırıp duruyoruz.

Büyük sözler söyleyen büyük insanlar ülkesi…

Küçük mekânlara, küçük yollara, küçük evlere sığamayan insanların ülkesi. Kanaati bırakmış, azla ve helal olanla yetinmeyen, başkaları için yaşamayı unutup benliğini şişirmiş, gözleri perdelenmiş, sözleri zehirlenmiş, içinin karası yüzüne vurmuş azametli insanlar ülkesi. Neden kimse önemsiz, sıradan, basit, yalnız ve fakat dupduru bir insan olmayı istemiyor? Bir başına kâinata meydan okuyan imanlı insan!

Kaybettiğimiz, Çamlıca’nın eteğinde yol açan o adamın ruhudur. Aradığımız, ‘serbestçe ağlayabilen bir kahraman’dır. Vicdanıyla, ruhuyla, duygularıyla büyük olan adamlara ihtiyacımız var, meçhul adamlara… Tarih onlardan hiç bahsetmeyecek. Adları hiçbir anıtın üzerinde yazmayacak. Yeryüzünde, yalnız yosunlu bir mezar taşı bırakacaklar işaret olarak. Dupduru yaşayıp sessizce göçecekler. Yaşarken ve yürürken, önlerine çıkanlar olacak, yüzlerini ekşitenler, yollarına taş yuvarlayanlar. Güneş gibi bir tebessümle bakıp geçecekler onlara; ‘Eyvallah!..’ diyecekler. Kuru dallar yeşerecek o tebessümden, taşlar bile eriyecek. Dağlara doğru, hep dağlara, yol açmaya gidecekler. Şehirleri paylaşanlar, istihza ile bakacaklar arkalarından, kim bilir neler diyecekler, desinler!

Yol açan adamlara selam olsun. Geride bir yosunlu mezar taşı bırakıp gidenlere...

Nurettin Topçu’ya selam olsun. Bu ülkenin geçmiş zamanlarını anlattığı mektubu bitirirken şöyle diyordu: “Örnek adam aramasını bilmiyorlar. Her zaman değişen insana da inanıyorlar ve büyüklüğü, elde edilen muvaffakiyetle ölçüyorlar. Muvaffak olan büyük oluyor ve alkışlanıyor, ona karşı gelen kim olursa olsun alçaktır. Burada hakikatler, muvaffak olmadıkları zaman ne çabuk unutuluyorlar! Ya fikirlerle hareketler arasındaki uçurum! Kendi hareketlerinin sahipleri değilmişler gibi, çok fena işler yapanların hepsi de güzel sözler söylemekten utanmıyorlar.”

Ali Çolak

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Anna - Tarık Tufan

karmaşa ve kargaşa...

Vazgeçme - Mustafa Ulusoy