30 Kasım 2013 Cumartesi

Musibetleri İkrama Çevirmek


Ömrü iftira, hakaret ve sürgünlerle geçen Niyazi Mısri Hazretleri, Hatırat’ında Limni adasında geçen esaret günlerinde, kendisine hakaret etmeleri için bazen düşmanlarının, çocukları ayartıp üzerine gönderdiklerini, bunlardan birkaçının utanıp özür dilediğini, bazı geceler evine gidemeyip camide sabahladığını, defalarca zehirlendiğini, yüzü ve dudaklarının şişip hareket edemez hale geldiğini, bu yüzden zaman zaman konuşma ve yazmada sıkıntı çektiğini anlatır.

Zehir koyarlar endişesiyle karpuz suyuyla yemek pişirdiğini, kırk gün minberde sabahladığını, bu sırada mescidin tavanının delindiğini, yazdıklarının kendinden habersiz alınıp kontrol edildiğini, Limni hakiminin kendisini “sus bre terbiyesiz” diye azarladığını, halk içinde durmadan hakarete uğradığını, gece yarısı çan çalarak onu uyutmadıklarını, düşmanları tarafından yüzüne tükürüldüğünü ve daha maruz kaldığı birçok başka işkenceyi anlatır. (Mısri Divan-ı İlahiyat/ Haz: Mustafa Tatcı, H Yayınları)

On beş yıllık ilk sürgününden sonra Bursa’ya gelen Niyazi Mısri Hazretleri’ne meşayıhtan ziyarete gelen biri sorar: “Efendim niçin başka bir mahalde ikamet etmek istemediniz?” Mısri şöyle der: “Evladım eğer Limni adasından daha münkir ve böyle habis insanlar başka bir diyarda olsaydı, hakir o diyara giderdim.” Belalar karşısındaki basiret ve ferasetli duruşun, insanın hidayetini artırdığı ortak bir tecrübe. Yüksek zatlar için ağır sınavlar mevcut. İbrahim Ethem Hazretleri mesela, bela gelince şükreder, nimet gelince paylaşırmış bu uğurda. Çileler Hak yolunda çekildiğinde, musibetler kulluk bilincine hizmet ediyor, şerdeki hayırlar zahir oluyor görmeye niyet edenlere. Mısri Hazretleri’nin yaşadığı sıkıntılar, yüksek mertebedeki zatların pek çoğunun da başından hiç eksik olmamış. Bunun zirve örneği kuşkusuz Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem’in çile dolu hayatında gizli.

Kansız kıyım olarak tanımlayabildiğim nefret, içimize bir kez girmeye görsün, bünyeyi ele geçirmekle kalmıyor, etrafa da sirayet ediyor. Bizden nefret edenden biz de nefret eder hale geliyoruz kolayca. Efendimiz’in intikam almak yerine affedici davrandığı ve bu sayede kendisinden nefret edenlerin Müslüman olduğuna dair örnekler vardır. Zira nihai amaç nefretin yaygınlaşmasını engellemek ve Hakk’a yakınlaşma gayretidir.

Affetmek elbet biz avam için kolay değil, bu yüzden hesap sormak, yargıya gitmek, diyet istemek gibi yollara başvuruyoruz zulüm karşısında. Kısas’ın ‘caydırıcı’ etkisinde ise evet, ayetin dediği gibi hayat var kuşkusuz. Kendindeki öfke ve nefretin ulaşabileceği yıkıcılığı fark etmek, aynı şeyin mevcudiyetini başkalarında da (düşman gördüklerinde de) görebilmeyi gerektiriyor. Ama bu, bizim gibi nefsini dizginleyemeyenler için. Kâmil insan ise İsa aleyhisselam gibi kötülüğe karşı iyilikle karşılık vermekle emrolunur:

“Onlar, bollukta ve darlıkta infak eder, öfkelerini yener, insanları affederler. Ve Allah muhsinleri affeder.” Kısası inkâr etmeyen ama nefsten kaynaklanan öfkeyi reddeden bir dili oluşturmak insanî bir sorumluluk olduğu için midir bilmiyorum, kulun affetmesi de adalete dahil edilmiştir. Helalleşmeye, örtmeye, pişman olmaya, tövbeye, yeniden başlamaya, umuda, kötülükleri unutmaya açılabilir her an kapımızın bir kanadı. Allah’ın adalet dağıtmaktan ziyade adaleti ihsan ettiğini bilmek ve bunu içselleştirmek de bu anlamda bir gayret bekliyor bizden.

Bazen hiçbir şeyi değiştiremiyoruz haklı mücadelelerimizde. Nefret doluyor içimiz. O vakit dünya bizi değiştirmeye başlıyor. Adalet ve hakkaniyet arzusuna nefret bulaştığı an, musibetler artıyor. Acaba bu mücadelede zulmü durduramasak bile, musibetleri ikrama çevirme niyetimiz şerrin ardındaki hayrı gösterir mi bize?.. Yine bazen iftiralar karşısında ilk önce Meryem suskunluğuna bürünmek mümkün olabilir mi bizler için?.. Hamile olduğunu öğrenenlerin iftiraları karşısında Hazreti Meryem, Rabb’inin sesine kulak vererek içine döner, konuşma orucu tutar. Tefekkür, musibetleri ikrama çevirme yolunda, zulüm karşısında mücadele vermenin bir parçası; onun alternatifi değil elbet. Ama bir an dahi suskun kalsak, zulme boyun eğmiş olacağımızı sanıyoruz.

Nihai amacımız haksızlığa karşı koymak, fakat daha geniş hakikatte nefretin daha da yayılacak olmasını bazen görmüyor veya önemsemiyoruz. Bu, hiç istemeden başka haksızlıkları getirebiliyor üzerimize. Asıl dava, O’nun bizden beklediği gibi olma gayretiyse... Musibet isabet ettiğinde, -velev ki kendi Limni adamızda kan kusmakta olalım- içimize çekilip tefekkür etmek de fiili mücadelenin bir parçası olsa gerek bizler için.

Leyla İpekçi

0 yorum:

Yorum Gönder